İki Ateş Arasında

İki Ateş Arasında

Şimdi durum çok tuhaf, tuhaf olduğu kadar da vahim bir durum arzediyordu. Şöyleki; Bir takım İranlı kuvvetler elinde Bağdad kalesi, kaleyi muhasara eden Osmanlı ordusu, bu orduya yavaş yavaş muhasaraya almaya hazırlanan Şahın komutanlığındaki ordusu. Sadrazamın işi epeyi zor bir vazi­yetti. Ayrıca lojistik durumda endişe verici idi. Altıncı ayını bulmuş olan muhasara Basra ve İstanbul'dan gelen toplar ve cephane vasıtası ile kuvvet bakımından güçlenmeyi temin etmişse de yiyecek olarak dururjı hiç de iyi değildi. Orduda yiyecek bir şey kalmamış, hurma ağaçlarında hurmalar tü­kenmiş, sıra dallarını, otlarını yemeğe gelmişti. Tam bu sıra­da Şah, binbeşyüz kişilik bir kizılbaş gurubunu adeta ipnotize etmiş, çok şiddetli bir hücum sürüsü halinde orduyu hüma­yuna dalkılıç saldırtmıştı. Elhak kabulü gerekirki bu az fakat dünya ile yaşama bağlantısını koparmış olan kuvvet kendisi­nin canlarını Osmanlı askerine pek pahalıya mal etti. Azdan az, çoktan çok gider misali bu huruçta kendini bir daha gös­terdi. Tükendikleri zaman Osmanlı askerinin verdiği şehid sayısı onların çok çok üzerinde idi. Fakat bu küçük fakat kanlı savaşta mağlup olmuş sayılırdı. Şah Abbas yeniden bir sulh temini için elçi gönderdi. Sadrazam müsait karşıladı ve otağında müzakerelerin yapılmasına müsaade etti. Yapılan müzakereler kati netice vermediyse de bir takım ana mese­lelerde yakınlık sağlandı. Hatta, Şah Bağdad'ı Osmanlı ordu­suna verecek, buna mukabil Hz. Ali (K.V.) kabrinden hudut olmak üzere nehrin sol yakasının İranlı'lara terki gibi bir du­rum ortaya çıkmıştı. Son söz Sadrazama kalınca o yalnız Bağdad'ın kendisine teslimini bundan başka şart konuşma­yacağını bildirdi ve elçisini Şah'ın yanına cevabı öğrenmek üzere gönderdi.

Bilinmeyen bir güç işe koyulmuş sabah olmuş askere yi­yecek ve cephane verilmemişti. Asker derhal isyana kalktı, Sadrazamın çadırının iplerini kestiler çadırını başına yıktılar ve kendisini bağlayarak hapsedip geri dönmeye icbar etmiş-ierdi. Bütün tarihlerde bunu yapanlar yeniçerilerdir diye anla­tılır ise de mücerret bir iddiadan öteye geçmez, ama ne ya­palım ki mesuliyeti böyle dağıttınmı ortada mesul kalmaz ve böylece vur abalıya gitsin olur. Neyse biz Sadrazamın fer-yadlarına dönelim: yapmayın, etmeyin bre evlatlar, bir kaç gün daha sabredin Acem şahı sıkıştı, dediğimizi bu sefer ya­pacak çaresi yok, diyorsa da kime anlatacaktı. Halbuki Şah, elçiye Bağdad'ı Hafız paşaya verdiğini belgeleyen fermanı imzalamış ve elçinin eline tutuşturmuştu. Atına binen elçi or-du/ğâhdan ayrılmıştıki, yıldırım gibi gelen bir haberci, Os­manlı otağında meydana gelenleri bir çırpıda anlatmış ve Şahın elçiyi yakalayın buyruğunu temin eylemişti.

Elçi sevinçle giderken yetişen atlılar tarafından çevrildi ve yeniden Şah'ın huzuruna getirildi. Şah şu güzel sözle biraz evvel verdiği fermanı elçiden aldı ve tarihe bir vesika olarak kalmasını önlemek için parçaladı sözleri ise şuydu: «Ricat kararı vermiş ve bu kararı komuta ve otorite makamında olana rağmen verilmiş bir kararsa, böyle nizam ve intizam­dan yoksun bir orduya dünyaya değer bir Bağdad'ı vermek nerede görülmüştür» demiştir. Elhak da doğrusu budur. Böy­le bir ordu hangi zaferi kazanmaya layık olabilir. Muktedir ol­mayan iktidar da olamaz. Sadrazamın çadırını başına yıkan, onu mücrim gibi bağlayıp tecrit eden meçhul kuvvet, bekle­yiniz size dersinizi verecek olan, sizi mum gibi yumuşatıp) ni­zamı âlemi yeniden ihya edecek çelik pençeli Murad tahtın­da olgunlaşsındı.

Başsız Osmanlı ordusu binbir zahmetle ve paraya mal ol­muş toplan ceset gömer gibi kuma gömmeyle meşgul olu­yordu. Osmanlı ordusu Bağdad önünden çekîlmiştiki Şah Bağdad önüne gelerek gömülen toplan çıkarttırıp İsfahan'a zafer hatırası olarak göndermişti. Bir kaç birliği de, çekil­mekte olan Osmanlı kuvvetlerinin takibine göndermişse de Osmanlılar bu kuvvetleri mağlub etmişlerdir. Yine hâlâ ka­ranlıklarda kalan bir halle bağlanmış ve hapsedilmiş Hafız paşa serbest bırakılır ve yine sadrazamdır, yine serdardır. He­mencecik bir tahkikat yapar ve neticede bu bozgun ve rica­tın tahrikçisi olraka Diyarbakır Beylerbeyi Murad paşa oldu­ğunu tesbit ettiğinde bu dünyadaki cezasını boğdurarak verir. Hafız paşa yanındaki askerin büyük bir bölümüne izin ve­rerek yükü hafifletmiş olarak Diyarbakır'a vardı. Kösem Val-de Sutan ise Hazreti padişaha eniştesi olan Hafız Paşa'ya bir hilat ve tebrik göndermesini söylediğinde padişah bunu iste­meyerek kabul etti. Çünkü ondan sadrazamlık mührünü al­mayı kararlaştırmış ve zarif, zarif olduğu kadar da azli ifade eden cümleyi kafasında kurmuş idi. O cümle «Ne içün Şah mat edilmedi? At sürecek meydanmı yok idi?» şeklindeydi.

Hafız paşa bu nâme ile mührün istendiğine agâh oldu ve ica­bını yerine getirdi. Tarihler bu sırada Hicri 1036, Miladî 1626 yılını gösteriyordu. Sadarete Halil paşa ikinci defa geliyor ve Hafız paşa ise İstanbul'a dönüyor, 1. Ahmed'in kızı Ayşe Sul­tanla evlenerek damad Hafız Ahmed Paşa oluyordu. Aynı za­manda Kubbealtı denen vezirlerin toplantı yerinde ikinci ve­zirlik makamını ihraz etmiş oluyordu.

Tam bu sıralarda Bağdad önlerinde sadrazamın otağını yı­kan, kendisini esir edip, verilmiş Bağdad'ı almadan dönen, ordunun toplarını kullanmadan kumlara gömerek düşmanın bilahare eline geçmesine sebeb olan asker, Sadaret Kayma­kamı Gürcü Mehmed Paşa'nın kellesini yok akçe ayarını bozmuş yok efendim kendileri Bağdad önlerindeyken layiki veçhile yardım alamadıklarından bahisle ömrünü bu devlete adamış şanlı ihtiyarı doksan yaşında ak sakalını kana boya­mışlardı. Bütün tarihler müttefiktirlerki bu değerli zat Sultan Osman katillerini 1. Mustafa'nın ikinci saltanatında tepele-miştir. Esas sebeb bu olsa gerekir.

4. Murad, paşanın katline bir türlü razı olmamışsa da ikti­dar hakiki manasıyla elinde olmadığından dolayı mâni ola­mamıştır. Bu haksızlığı haykırmaktan çekinmeyen bir yeni­çeri ortaya çıkmış bu işe sebeb olanın seksenbaşı San Meh­med Ağa ve arkadaşlarının olduğunu ileri sürmüş ve netice­de Sarı Mehmed Ağa ile onaltı arkadaşı ölümün soğuk nefe­sini önce enselerinde duymuşlar ve sonda da Öldürülmüşler­dir.

Bu İhtilallerin haberi sayılan olaylar sayısı çoğaldıkça tah­tından ümitsizliğe düşen 4. Murad; amcası Sultan Musta­fa'nın katline fetva istedi. Ne varki, şeyhülislâm Yahya Efendi «şuuru muhtel olanın katli caiz değildir» hükmüne havi bir fetva vererek padişahın sakim isteğine sed çekme cesaret ve faziletini göstererek ilmi ile âmil alîm'in nasıl davranması icab ettiğine nefis bir örnek göstermiştir.

Şeyhülislâm'dan alamadığı fetva sultan 4. Murad'ı yepyeni bir çalışmaya bir taktiğe sevk etti. İlk önce zamana ihtiyacı olduğunu düşündü, yapacaklarını anlayacak kadronun ku­rulması bu zamanın içinde olacaktı. Şair Nefî bu kadronun ilk elemanı idi. Nefî ile konuşmalarını sarayın bahçesinde ba-zende odalarında şırıl şırıl musluklar akan saray odalarında yapıyordu. Sular akan odaların tercih edilmesi konuşmayan duvarların sağır olmadıklarını bilmelerindendi. Çünkü su sesi konuşmaların tam manası ile başkası tarafından duyulması­na mâni teşkil eder.
Top